18 Ağustos 2016 Perşembe

Hande'nin Kaderi Bu Olmamalıydı...

Eşcinsellik bir sapıklık veya ruhsal bozukluk değildir. Ne yazık ki toplumun genelinde eşcinsellik hastalık ve sapıklık olarak görülmektedir, eşcinsel bireyler dışlanmaktadır. Bu da kişiyi bunalım sürecine sokmakta ve en kötüsü intihar eğilimine itmektedir.
Ülkemizdeki insanların az da olsa eski keskin düşünceleri ve tavırları değişim sürecinde olabilir. Fakat ülke genelinde eşcinselliğe yönelik hala büyük önyargılar olduğu kesindir. Sözde ahlakçılığın yükselişte olduğu toplumlarda böylesine önyargılar maalesef normaldir. Eşcinselliği ahlaksızlık, hastalık veya cinsellik yanılsaması olarak tanımlayanlar ne yazık ki çoğunluktadır. Unutmamalıyız hiçbir insan "Ben şimdi heteroseksüel mi olayım yoksa homoseksüel mi?" diye kafa yorarak seçimlerini yapmaz, yapamaz. Bu seçimi onun için tabiat veya genleri yapar.
            Bunlar işin bilinen ılımlı kısmı, şimdi gelelim güya hiçbir psikolojik sorunu yokmuş gibi “O hastalıklı, bu gay, aman bu da lezbiyen iyi oluyor bunlara…” diye böbürlenen gerçek hastalıklı ruhlara.
            Geçtiğimiz günlerde işkence edilerek, yakılarak öldürülen Hande Kader’den bahsetmek istiyorum. Nefret cinayetlerinde bu ilk değil. Bu kafa yapıları değiştirilmedikçe, insanlar eğitilmedikçe de son bulacak gibi değil. 23 yaşındaki bir kadın bir ruh hastası tarafından öldürülüyor. Neredeyse tüm ülke tepkisiz ya da kadını suçlu bulmak için seks işçisiydi, transtı diye yaftalamalarda bulunuyor. Bilmeliyiz ki bu düşüncedeki insanların, cinayeti işleyen o ruh hastasından hiçbir farkı yok.
            Neden ötekileştiriyoruz bu insanları? Neden ya öldürüyor ya da suçlu olduğunu düşündürerek ölüme sürüklüyoruz?  Tek dileğim bunu yapan ruh hastasının bulunup en ağır şekilde cezalandırılması ve insanların sırf ölen transseksüel bir kadın diye sessiz kalmaması...
            Hande’nin kaderi bu olmamalıydı…

Yaren Yılmaz

Seçimlerimizde Özgür Müyüz?

Seçimlerimizde özgür müyüz?

Sanırım bu soruya her koşulda evet diyebilmek için hayatımızı dogmatik düşüncelerden, geleneklerden, dinden, tabulardan veya evrensel ahlak yasalarından ayırmamız gerek.
Hayatımızı etkileyen kararları sadece kendi yaşantımız için değil, başka müdahaleci güçler içinde alıyoruz. Bu düzeni değiştirmek normal bir insan için imkansız sayılabilir. Hepimiz içinde, yetiştirilme tarzımızın, hayatımızı geçirdiğimiz çevrelerin, bir şekilde iletişim kurduğumuz insanların bulunduğu bir kafeste yaşıyoruz ve her bir insanın hayatı bir başkasının kafesinin demirleriyle kesişme noktasına sahip.
Tümel olarak özgürlük kavramını incelediğimizde, özgürlüğün soyut bir kavramdan öteye geçip somut olarak hayat dağarcığımıza eklenmesi oldukça zordur çünkü bireylerin hiçbir dış unsura bağlı kalmadan, kişisel seçimleriyle tercih yapması gerekmektedir. Gerçek bir özgürlük için bizi kısıtlayacak, belirli bir yere bağlayacak hiçbir dış güce sahip olmamız gerekmektedir. Bu demek oluyor ki seçimlerimizde özgür olabilmek için belli bir ülke vatandaşlığına, dolaylı olarak yasalara, dini inançlara, kültürel faktörlere, aileye hatta arkadaşa bile sahip olmamız gerekiyor ki bu da reel dünyada hiç mümkün görünmüyor. Özgür bir iradeye sahip olmak sadece bir varsayım olarak kalıyor.
Bütün seçimlerimizi önceden yaşadığımız tecrübe edindiğimiz eylemler, bilinçaltımıza dolaylı yollarla kazınan dış faktörler ya da genetik olarak beynimize işlenen kodlar sayesinde yaparız. Yani bir nevi neden sonuç ilişkisi diyebiliriz. Bu düşüncem determinizmdeki nedensellik ilkesiyle de örneklendirilebilir. Ne kadar özgür seçimler yaptığımızı düşünsekte bütün eylemlerimiz, içgüdülerimize kadar işleyen çevresel veya biyolojik faktörlere dayalıdır. Unutmamalıyız seçim yapabilmek özgürlük değildir, bu sadece bir yanılsamadır.
Tüm bunlara rağmen öznel görünse de aslında öznel olmayan seçimlerimizin sonuçlarından iliklerimize kadar biz sorumluyuzdur. Kimse kötü bir seçimin yarattığı kötü koşulda bizi yargılarken genetik kodumuzu çözümlemeye çalışmaz ya da çevresel faktörlerimizi incelemeye girişmez. Hayatımızı yargılayan insanlar sonuç odaklıdır, iyinin içindeki kötüyü, kötünün içindeki iyiyi kimse algılamaya çalışmaz sadece yaptığımız seçimlerin sonuçlarını kendi etik yargılarıyla ve kendi doğrularıyla ölçerler. İnsanları iyi ya da kötü seçimlere iten etkenler, üzerimizde sosyolojik veya psikolojik bir deney yapılmıyorsa kimsenin ilgisini çekmez.
Bütün seçimlerimiz dış etkenler üzerinden şekillenirken, karar verme mekanizmamız üzerinde kontrol sahibi olmamız mümkün değildir. Zaten bu hayatta var olmayı bile seçememişken, yok olabilmek konusu bile şüpheliyken öznel özgürlük algısı oldukça ütopik kalıyor.

Saygılarımla
Yaren Yılmaz

30 Mart 2016 Çarşamba

Psiko Medya Mart Ayı Sayımız

                                                     
Merhabalar, Mart ayı PsikoMedya sayımız çıktı! Okulumuzun çeşitli yerlerinde sayımıza ulaşabilirsiniz. Bu sayıda emeği geçen herkese teşekkür ederiz. 
Saygılarımla İçerik Editörü Yaren YILMAZ.


Film Önerisi

   
HE LOVES ME HE LOVES ME NOT
  Yaşanan tek bir aşk olsa da aşka farklı yönlerden bakan iki insan düşünün. Biraz zor değil mi? İlişki içindeki iki insan aşka ne kadar farklı yönlerden bakabilir ki? Korkmadan her şeye inat; yılmadan, ona zarar verecek kadar aşık olunur mu? Bu soruların cevapları işte bu filmde yer alıyor. Kafanızda farklı bir dünya yaratıp orada bir adama aşık olsanız, üstelik yarattığınız o dünya en mutlu olduğunuz yer ise elinizden geleni yapıp hep o hayalde yaşamak istemez misiniz? Ressam Angelique'in tek aşkı olan Loic, evli ve baba olmaya hazırlanan bir kardiyologtur. Angelique’e göre Loic onu çok seviyor ve Loic’in karısından ayrılıp ona geleceğini düşünüyor. Filmi ilk başta Angelique'in gözünden izliyoruz. Sonra film geriye doğru sarmaya başlıyor bu sefer Loic’in gözünden tekrar inceliyoruz. Loic gözüyle bakarken olaylar bambaşka bir boyuta giriyor. Bu farklı boyutların tek kaynağı ön yargılarımız. Yaşanan olayların tek taraflı olmadığını unutmamak gerekir. Kendimizi sonuna kadar haklı olarak görürken, hayatımızda bize ders veren olayların altında başka sebeplerin olabileceğini ve diğer insanların da haklı yönlerinin olabileceğini öğreten bir film olmuş. Aslında Loic, karısına aşık ve bağlıyken, kendini saplantılı bir aşkın içinde bulur ve bu aşk bütün hayatını olumsuz etkileyerek oldukça kötü sonuçlar doğurur. Angelique’in aşkı Loic 'e zarar verir. Aşık olan bir kadın sevdiğine zarar verebilir mi diye düşünürseniz, eğer ortada psikolojik bir rahatsızlık varsa evet, verebilir. Angelique, hülyalı-saplantılı aşk: ''Erotomania '' hastasıdır. Filmi izlerken en çok Angelique’in akıl hastanesinde kaldığı zamanda söylediği bir söz dikkatimi çekti ve filmi benim için daha etkileyici kıldı: “Ve aklım çılgınca olsa da mantığım sabırlı olmamı ve daima ümit etmemi söyleyerek kalbimin acısını yatıştırıyor.”

                                                                                                                        Merve Nur Akıl

Modern Zamanın “Güzel” Kadını…

  
 İnsanlık tarihi boyunca kadın, baskının boyut değiştirmiş versiyonlarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Özellikle ataerkil toplumlarda baskının fiziki ve psikolojik yönü oldukça yoğunken, modern zamanın sözde gereklilikleri ve popüler kültürün sıkıştırdığı yeni beden ölçüleri kadının sırtına bir yük daha bindirmiştir.
34 beden ifadesini tekstil terimi olmaktan çıkarıp, kadınların hayat biçimlerine ve ideal kadın söylemine biçilmiş ölçüye dönüştüren algı ne yazık ki çocukluktan itibaren bizlere işleniyor. Çocukken elimizden düşmeyen sarışın, beyaz tenli ve oldukça zayıf bebekler; izlediğimiz çizgi filmlerdeki prens tarafından kurtarılmaktan başka vasıf yüklenmemiş güzel prensesler, bizlere ne olmamız gerektiğini dikte ediyor.
Bireylerin gözünde güzel kadını tek bir tipe indirgeyen etmenler tekrar gözden geçirildiğinde, popüler kültür “gereklilikleri” göz ardı edilemez. Andy Warhol’un Marilynler’i ile iğnelediği tek-tipleştiren bu kültür, belki de en büyük güzelliğimiz olan farklılıklarımızı ortadan kaldırıyor. Aynı bedenlerde olmaya çalışan; aynı dudak, kaş, göz yapısına sahip; karakteristik yönlerini kenara bırakmak zorunda kalmış ve kimliklerinden bağımsız güzelleşen bu kadınlar, hazin sonuçlarla yüzleşebiliyorlar.
Özsaygının yitirilmesi, toplumdan soyutlanma, değersiz hissetme ve son yıllarda artış göstermiş yeme bozukluğu ne yazık ki güzellik algısının hiç masum olmayan sonuçlarıdır. Bunun önüne geçebilmek adına oyuncakların her beden ve ten renginde üretilmesi, çocuklara okunan masalların içeriğine dikkat edilmesi fayda sağlayacaktır. İnsanın dış görünümüyle değil nitelikleriyle var olduğunu öğrenmiş her çocuk, bireye ve çevreye saygılı birer yetişkin adayı olacaktır.

Gizem Kara

 Yeni yıl sembollediği birçok güzel duygunun yanında, hayatımıza önemli bir yön vereceğimiz keskin kararlarımızın başlangıç zamanıdır. Yeni yıla atfedilmiş güzel bir hayat ve mutluluk beklentileri, bizleri hayatımız adına alacağımız köklü kararlara itiyor. Bundan dolayıdır ki, ayna karşısında en ciddi tavrımızı takınıp kilo vermeye ant içmelerimiz veya sigarayı kesinlikle bırakacağımızı tüm dünyaya ilan ettiğimiz dönem, tam da bu zamana tekabül ediyor. Peki, bizler yeni yıl kararlarımızı uygulamada ne derece başarılıyız?
  Araştırmalara göre yetişkinlerin neredeyse yarısı, yeni yıla yeni kararlarla başlıyor. Ne yazık ki bu kişilerin sadece yüzde onu kararlarını bir aydan fazla sürdürebiliyor. Bu durumun sebeplerini araştıran Profesör Peter Herman ve çalışma arkadaşları yeni yıl kararlarımızı sürdürme başarısızlığımızı, “false hope syndrome” diye nitelendirdikleri gerçekçi olmayan beklentilerimizle açıklıyor. “Her gün spor salonuna gideceğim.” gibi gerçekleştirmesi güç kararlar, başarısız olmakla kalmayıp özsaygımızı yitirmemize sebep olabiliyorlar. Bir diğer başarısızlık faktörü ise kararlarımızı başarıyla yürüttüğümüz takdirde tüm hayatımızın değişeceğine inanmamızdır ancak hayatımızın beklentimiz doğrultusunda değişmediğini gördüğümüzde yaşadığımız hayal kırıklığı, bizleri eski yaşamımıza geri döndürebiliyor.
  Amerikan Psikiyatri Derneği’nin (APA) bu konu hakkında verdiği tavsiyeler, başarıya ulaşmak için oldukça büyük değer taşıyor. Gerçekçi olup küçük adımlarla başlamak, aynı anda birden fazla davranışı değiştirmeye çalışmamak, kararlarımızı yakınlarımızla paylaşmak, küçük aksamalardan yılmamak ve bir uzmandan destek almak bizleri hedeflerimize birer adım yaklaştıracaktır.
  Herkesin başarısızlıktan korkmadan ve yılmadan denemeye devam ettiği, mutlu bir yıl olması dileğiyle…
Gizem Kara



Görsel “sarcasm_only” instagram sayfasından alınmıştır.

Film Önerisi


   Calendar Girls, deyim yerindeyse bir grup cesur, cüretkâr ve sevgi dolu kadının varoluş hikayesidir. Film, Kadın Enstitüsü'nün bir üyesi olan Annie'nin kocasının kanserden ölmesiyle başlıyor. Ölmeden önce ağzından dökülen bu mısralar, orta yaşlı kadınlara umut aşılıyor ve hastaneye koltuk alma hedefleri, lösemi ünitesinde son buluyor: "Yorkshire'ın çiçekleri Yorkshire'ın kadınları gibidirler. Büyüyüşlerinin her aşaması bir öncekinden daha güzeldir. Ama son aşama en görkemlisidir. Sonra hızlıca bozulurlar." İlhamları böylesine sarsıcı olan kadınlar bir diğer üye Chris'in fikriyle bir takvim çıkarmaya karar verirler. Birisi Şubat kızı ötekisi Haziran kızı derken on iki ay kadınların çıplak fotoğraflarıyla süslenir. Devasa bir altın günü partisine dönüşmüş Kadın Enstitüsü’ne çığ gibi düşer ve devrim olur. Tüm kadınlara eylemsel duruşun ne olduğunu sorgulatır. Hollywood'a uzanan bu cesur yolculuk size bol bol kahkaha vadederken, kadınların öylesine organize ve güçlü oluşları birtakım tabuları yıkmanıza yardım edecek. Helen Mirren ve Julie Walters gibi altın küreli oyuncuları barındıran film size gerçek bir hikayeyi fısıldayacak. İyi seyirler.
Bilgekaan Kılınç


Ortoreksiya Nervoza-Sağlıklı Beslenme Takıntısı

Ortoreksiya Nervoza-Sağlıklı Beslenme Takıntısı
  Ortoreksiya nervoza Yunanca "orthos" (doğru,iyi) ve "orexia" (iştah) anlamına  gelmektedir. Yeme bozuklukları arasında çok fazla bilinmese de halk arasında "Organik mi? Ay organik değilse yiyemem." şeklinde tanımlanabilir. Ortoreksik bireylerin genel özellikleri kilo vermeye dair genel bir kaygılarının olduğunu söylememelerine rağmen düşük kiloya sahip olmaları, ürünün ambalaj kısmına uzun süre bakmaları, boya kanserojen maddelerin olup olmadığını incelemeleri, yiyeceklerin aşırı saf ve katkısız olduğuna titizlik derecesinde önem vermeleri ve bu yüzden birçok yiyeceği çiğ olarak tüketmeleri olarak sıralanabilir. Sağlıklı beslenmek uzun dönem iyilik için doğru bir tercih olabilir fakat sağlığımızı etkileyecek düzeylerde obsesif belirtiler göstermeden dengeyi kurmak önemlidir.
  Ortoreksik bireylere kısa bir not:
Yanımızda sadece salata yiyip mantıları hiç canınızın çekmemesi, bir ürünün ambalajına dakikalarca bakıp çikolata reyonunu es geçmeniz, bir ısırık hamburger alacakken "çok sağlıksız" diye burun kıvırmanız... Hamburger diyorum, anlayamazsınız...


Hazel Yiğitalp

Timuçin Oral ile Röportajımız

   
Merhaba hocam, öncelikle okulumuza hoş geldiniz. Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Psikomedya Ekibi olarak ayrıca teşekkür ederiz.


      1) Türk Psikiyatri Derneği kurucu üyelerinden birisiniz, psikolojinin neden yasal bir mesleki karşılığı yok, meslek yasasını oluşturmak için gerekli ölçütler ve süreçler nelerdir?
   Şahane soru ama bunları 22 Şubat’ta Türk Psikologlar Derneği Başkanı Gökhan Malkoç’a sormanızı isterim. Bunları daha ayrıntılı biçimde o cevaplayacaktır ama  ben çok önemli bir meseleye değinmek isterim; bir kere psikolojinin yasal olarak tanımlanmış bir meslek tanımı yok, bu çok ciddi bir eksiklik. Herkes psikolojinin sadece klinik psikolojiden ibaret olduğunu zannediyor hâlbuki psikoloji sadece bu değil. Mezun olduktan sonra yapacağınız iş ile alakalı tanımlanmış bir şey de yok. Psikoloji mezunu olup insan kaynaklarında çalışan da var, reklamcılık yapan da var, tamamen eğitim faaliyetleriyle uğraşanlar da var, bir grup klinik psikoloji ile uğraşanlar da var fakat bunun için yüksek lisans ve doktora gerekiyor. Bunun düzelmesi için TPD çok uğraşıyor, tabipler odası, mimarlar mühendisler odası var ama bir psikologlar odası yok ve bu çok ciddi eksikliklerden bir tanesi.
   2) Ülkemizdeki üniversitelere baktığımızda yüksek lisans programları genelde klinik alanda, Nörobilim hakkında neler düşünüyorsunuz?
   Nörobilim ile ilgili yüksek lisans ülkemizde çok az bulunuyor. Her koşulda şunu öneriyorum; psikolojide iki alanın önü çok açık: Bunlardan bir tanesi nörobilim, bir diğeri ise geropsikoloji (yaşlılık psikolojisi). Türkiye nüfusu gittikçe yaşlanıyor. 2000’li yılların ortalarına doğru gelindiğinde, 2050’yi bulmadan önemli bir yaşlı  nüfus olacak. Gelecekte yaşlı nüfus artarsa bakım meseleleri çok artacak, yaşlılık psikolojisini iyi bilen psikologlara önemli bir iş alanı açılabilir. Bu konu psikoloji bölümünde 15-20 yıl sonra önemli bir iş alanı olacak.
   3)Geleceğin psikologlarına önerileriniz nelerdir?
   Bir kere çok iyi yetişmek gerekiyor. Lisans eğitiminin çok yettiğini düşünmüyorum. Sanırım artık mezun olup direkt psikolog olup divana hasta yatıracağınızı zannetmiyorsunuzdur. Lisans oldukça iyi, teorik ve pratiğe dayanmayan bilgileri verir. Bir inşaat mühendisi de mezun olduğu zaman hemen şuradaki inşaatı yapmıyor. Onun teorik bilgisiyle çıkıyor oradan. Bizim alanımızda bilgi sahibi olma işi biraz daha uzun ve zor bir süreç. Bir kere her insandan dünyada  bir tane var, genelleyerek çözebileceğimiz bir iş değil, ikincisi eğer uğraş alanınız patoloji olacak ise bununla ilgili çok iyi bilgilenmek gerekiyor bu yüzden klinik seçmek ayrıca bir iş gerektiriyor. Hep söylüyorum psikoloji sadece klinik alanından ibaret değil, çok önemli alanlar var. Olabildiği kadar diğer alanlara da yönelmek gerekiyor.
   4) Her üniversitede psikoloji bölümü açıldı. Dolayısıyla psikoloji mezunları artıyor,  işsizlik konusu hakkında ne düşünüyorsunuz?
   İşsizlik başladı denemez aslında çünkü psikolojinin bir tanımı olmadığı için nerede çalışacağınız belli değil, işsizlik zaten vardı en başından itibaren. 
   5) Terapistler, danışanları garip davrandığında nasıl tepki vermeli, mesela küfür edildiğinde veya hazır olmadığınız bir şeyle karşılaşıldığında neler yapılabilir?
           Bu saydığın şeyleri yapması için kişide büyük ihtimalle ağır kişilik bozukluğu vardır veya gerçeği değerlendirme yetisi bozuk olabilir. Mesela burada oturuyoruz siz benimle ilgili kötü şeyler söylemeye başlasanız, normal şartlar altında söylememeniz gereken bir şeyi  söylüyorsanız gerçeği değerlendiremiyorsunuz demektir. Bir madde kullanmışsınız ya da örneğin kişilik bozukluğunuz varsa da bu olabilir.  Buna bir şekilde tepki vermeyi öğreniyorsunuz, bütün bu eğitim boyunca nasıl göğüsleyeceğini mesela provoke etmeyecek şekilde davranmayı, en acayip şeyleri dinleyip onlara tepki vermemeyi öğreniyorsunuz. Bunların hepsi öğrenilen süreçler, ben yıllarca asistanlarıma hep şunu söyledim, bir görüşmeden sonra kendinize “Ben ne hissettim?” diye sorun. O hissettiğiniz duygu çok belirleyici bir şeydir çünkü eğer kızıyorsanız ona göre cevap veriyorsunuzdur. Mesela siz bana sorular soruyorsunuz ben size kızıyorum, ve sizi sürekli tersliyorum. Ne olur? Bir süre sonra yürümez bu ilişki. Hâlbuki bunun sebebi şudur: “Ben bir şey hissediyorum ve hissettiğim şeyin farkında değilim”. Klinikteki terapi süreci size, sizin ne hissettiğinizi ve kendinizi nerede tuttuğunuzu ve bunu kendi kendinize sormayı öğretiyor. Başlangıç olarak bu soru gayet iyi bir soru “Ben ne hissettim?”. Sonra bunun eğitimini alıyorsunuz ve dolayısıyla ona uygun davranmayı öğreniyorsunuz.
   6) Her psikoloğun kendine has terapi teknikleri ve yöntemleri var. Sizce bir psikolog bu kendine has tekniklerini ve deneyimlerini başka bir psikologla veya bizim gibi psikolog adaylarıyla paylaşmalı mıdır?
       Dünyada terapist sayısı kadar terapi tarzı var ama birtakım genel geçer kuramsal bilgiler öğrenilmek zorunda. Onların hepsini öğrendikten sonra kendinize has bir stil geliştiriyorsunuz. Engin Geçtan Hoca’nın bir sözü vardır, kelimesi kelimesine böyle değil ama mealen söylersek: "Bütün kuramları öğreneceksiniz ve sonra bunlar arasında dans edeceksiniz." Usta-çırak ilişkisi gibi düşünelim. Başlangıçta ustanız ne yapıyorsa siz de aynısını yapmaya çalışırsınız. Daha sonra deneyim kazanarak o işe kendinizden de bir şeyler katarsınız.
   7) Bipolar Bozukluklar Derneği Yönetim Kurulu ve Uluslararası Bipolar Bozukluklar Derneği (ISBD) üyesisiniz. Sizce Dünya'daki psikoloji alanındaki çalışmalarla Türkiye'deki çalışmalar arasında ne gibi farklılıklar vardır? Türkiye'de psikoloji çalışmalarına ne kadar önem veriliyor?
       Artık eskisi kadar ciddi ayrımlar yok ama Türkiye tıp alanındaki teknik şeyleri yapmakta zorlanıyor diyebiliriz. Teknolojiye yatırım azsa her alanda birtakım problemler olur. Ama bilgiyi takip etmek ve bilgiye ulaşmak anlamında konuşuyorsak artık öyle bir ayrımın söz konusu olmadığını düşünüyorum. Türkiye, Uluslararası Bipolar Bozukluklar Derneği'nin önemli ve ilk üyelerinden bir tanesi. Hatta bir uluslararası kongresini de İstanbul'da yaptık. Orda da ciddi bir şekilde temsil ediliyoruz. Sonuç olarak, devasa ayrımların olmadığını ve internet çağıyla birlikte bu ayrımların tamamen bittiğini düşünüyorum.
        8) Türkiye'de her türlü imkanın olduğunu varsayacak olursak, hangi alanda çalışmalar yapmak isterdiniz?
       Kesinlikle genetik çalışmalar yapmak isterdim. Mesela eş yumurta ikizlerinden bir tanesinin şizofreni hastası olduğunu düşünün. Birisi şizofreni hastasıysa diğerinin de şizofreni hastası olması olasılığı %48dir. Şizofrenin toplumda görülme olasılığı ise %1'dir. Bu, %48 görülme olasılığı çok iyi bir rakam gibi görünüyor, fakat asıl soru şu olmalı: "Parmak izine kadar her şeyi aynı olan ikizlerden bir tanesinde neden %52 olasılıkla şizofreni hastalığı görülmüyor?" Çevresel faktörler mi yoksa başka biyolojik faktörler mi etkili bilemiyoruz. Asıl heyecan veren ve araştırılması gereken bu bence.   
             
                                                                                                       HAN ATAY ve

                                                                                                       UTKU SENA ŞİŞMAN  
Merhaba arkadaşlar. Öncelikle yakın zamanda Ankara’da kaybettiğimiz tüm yurttaşlarımızın ailelerine baş sağlığı diliyorum ve ülkemizde de, dünyada da bu ve benzeri olayların yaşanmamasını umut ederek başlamak istiyorum yazıma. 15 Mart 2016 Salı günü İncirli’den bindiğim metrobüs ile evime gidiyordum. Yani yaklaşık 8 senedir güvenle kullandığım, kalabalığından boş yer bulamama sorunundan şikayet ettiğim, yine de birçok yere en kolay ulaşımı sağladığım araçla gidiyordum. Saat yaklaşık 15.30-15.40... Zeytinburnu durağından itibaren bir uyarı yapılmaya başlandı: ”Sayın yolcularımız, boğaz köprüsünde meydana gelen bir SORUN (!) ‘dan kaynaklı metrobüs seferlerimiz aksamıştır. Anlayışınız için teşekkür ederiz.” Daha iki gün önce başkentin göbeğinde bir patlama olmuşken, boğaz köprüsünde ne tür bir aksaklık yaşanabilir? Bütün metrobüs uğuldamaya başladı: ”Bomba mı acaba? “ İşte o zaman düşünmeye başladım. Bomba ise ne zaman patlayacak, patlarsa kaç kişi ölür, ölürsem ne olacak? Acaba benim adımda o gencecik insanlar gibi sadece birkaç kez olsun yayınlanıp sonra unutulup gidecek miydi? Şöyle mi derlerdi acaba: "Eğitimden evine dönüyordu, o bir psikolog olacaktı. Üstelik ülkesini çok sever herkese eşit davranılması gerektiği söylerdi hep." Beş dakika bir görsel ile haberin bitmesi ve ardından ateşin elbette düştüğü yeri yakması... Evet ben Işık Üniversitesi Psikoloji mezunu bir psikolog adayı olarak bir iki dakika içinde bu kadar uçuk senaryolar düşünebilecek hale geldim. O an dedim ki kendime, "Biz nasıl bu hale geldik?" Sokağa çıkmaya korkar olduk. Bir yerde boş çanta görsek koşarak uzaklaşır olduk. Araba plakalarından gözümüzü alamaz olduk. Üstelik mesleğim bana soğukkanlı olmayı, mantıklı düşünmeyi, kriz anlarında tüm koşulları değerlendirmeyi öğretmişken ben nasıl birden kalbim yerinden fırlayacakmışçasına ölümü düşünebilir olmuştum? Zeytinburnu’ndan Zincirlikuyu’ya ulaşana kadar her durakta aynı uyarı yapıldı. Zincirlikuyu’ya ulaştığımızda ciddi bir metrobüs trafiği vardı. Bizi apar topar metrobüsten indirdiler. İşte beklenen açıklama: "Köprüde bombalı bir araç olduğu konusunda şüphelendikleri için köprüyü trafiğe kapatıldı." İnsanların bağrışmalarını, koşturmalarını görünce kendimi bir savaş alanı içinde hissettim. Herkesin elinde telefon yakınlarına haber vermeye çalışırken arkamdan bir genç: "Duraklardan uzak durun herkes Beşiktaş’ı kullansın Anadolu yakasına ulaşım için" dedi. İstanbul’u düşünün... Günde kaç bin tane aracın o köprüyü kullandığını...Yarım saatliğine de olsa o köprünün kapandığını düşünün bir de... Şüphelendiklerinin ise bombalı bir araç olduğunu... Ne hissederdiniz?
Elimi telefonuma attım. Aileme, arkadaşlarıma haber verdim. Arkadaşım ağlayarak açtı telefonu: "Neredesin" dedi. Sesinden aldım korkuyu. Kalbimde hissettim korkumu. Koştum...Beşiktaş'a doğru yarım saate yakın koştum. Trafik kilit... Zaten hangi araçta ne saklı bilemiyorken nasıl herhangi bir toplu taşıta binebilirdim ki? Köşe başında bir kız ağlıyordu. Eğildim, baktım. Gizem diye seslendim. Aylardır göremediğim arkadaşım oracıkta oturmuş yanında tanımadığım bir kız ile ağlaşıyorlardı. Sarıldım... "Biz seninle böyle mi karşılaşacaktık?" dedim. Üç kız birbirimizi teselli ettik. Sağımızda solumuzda insanlar koşarak uzaklaşıyorlardı. Tek istediğim eve ulaşmaktı. En güvendiğim yere... Biz Beşiktaş ‘a varana kadar o kadar fazla şey duyduk ki... Kimisi köprünün ayaklarına döşemişler dedi kimisi Beşiktaş’ta asıl bomba şüphesi var, yanıltmaca olabilir dedi. Onca yalan haber içinden hangisi doğru bilemeden ilk Kadıköy vapuruna bindik.
Kim söylüyordu bunu, kim bu haberleri yayıyordu? Bilgi kirliği içinde can güvenliğimiz olmadan daha 23 yaşında gençler olarak kim bizleri böyle bir şeyin içine sürüklüyordu? Bir nesil paranoya nedir tecrübe edinerek yetişiyor bilmem farkında mıyız? Üstelik bizler yaşadığımız coğrafya sağ olsun bilim sanat tarih ile iç içe yetişebilecek, geleceğin akademisyenleri, doktorları, hukukçuları ve mühendisleri olmayı hak ederken yarın nereden gitsek daha güvenli oluruzu düşünür olduk. Üstelik eve geldiğimde bana bu stresi yaşatan şeyin alt tarafı benzini bitmiş bir aracın yolda kalması olduğunu öğrendim. Kim geri getirebilirdi bize zamanı? Yaşadığımız o korkunun izlerini nasıl silebilirdik? Diyorum ya, toplum olarak paranoyak hale geldik. Aynı araç başka bir ülkede aynı koşullar altında terk edilmiş olsa koskoca şehirde zaman durur muydu böylesine? Tabi ki hayır! Çünkü biz yaşadığımıza şükreder hale geldik. Oysa barış içinde yaşayabilsek tüm dünyaya örnek olabilsek belki bir farkımız kalırdı diğerlerinden.
          

                                                                                                         Tuba Güler 

Kitap Önerileri

   1-)Virginia Woolf- Kendine Ait Bir Oda:
  Bir dönemi nasıl o dönem içinde yaşıyormuşuz gibi anlamlandırabiliriz veya o döneme dâhil olabiliriz? Bazı ön plana çıkmış olayları inceleyerek mi yoksa zamanın sokaklarında sakince dolaşarak mı?  Kendine Ait Bir Oda’da, Virginia Woolf sakinliğini kaleminden bırakmadan size kadın hakları sokaklarını gezdiriyor. Kadının günlük yaşamına dâhil olup, neler yapabildiğini ve neler yapamadığını okuyor; kadını, kadın ve kurgu açısından inceleyen Woolf’tan kadının, ünlü erkek düşünürler tarafından nasıl incelendiğini, tarihte nasıl bir yer sahibi olduğunu ve yazı hayatına girmesiyle edebi çerçevesinin nasıl geliştiğini dinliyoruz.  
 
 2-)Slyvia Plath- Sırça Fanus:
  Slyvia Plath’in Sırça Fanus’u her ne kadar kurmaca roman olarak anılsa da otobiyografik gerçeklerden ilham alınarak yazıldığı bilinmektedir. Esther Greenwood’un derin bunalımında, kendini sırça bir fanusa hapsolmuş gibi hissetmesiyle ad alan kitap hakikaten anlatılmaz, okunur. Akıcı ve sayfalarında çekici bir tehlike barındıran Sırça Fanus, bir kadının düşünce ikilemleri yönünden geniş bir hacme ve tutsaklıklardan kurtulma takatini verecek ilhama sahip bir kitaptır. (Gerçi depresyona da girebilirsiniz.)
   
3-)Karen Horney- Kadın Psikolojisi:
  Karen Horney bu kitabında, Freud’un klasik kadın psikolojisi görüşlerini eleştirmiştir. Tanıtım bülteninde yazdığı gibi “Kadın, erkeğin kaburga kemiğinden mi yaratılmıştır? Kadın, iğdiş edilmiş bir erkek midir? Kadın doğası gereği mi mazoşisttir? Erkekler kadınlardan niçin korkar? Cinsler arasındaki güvensizliğin nedenleri nelerdir? Kadın neden erkek olmak ister? Analık içgüdüsü diye bir şey var mı? Neden mutlu evlilikler yok denecek kadar azdır?” gibi soruları irdeleyen Horney, psikolojiye farklı ve önemli bir perspektif katmıştır.

 
 4-)Simon De Beauvoir- İkinci Cins:
  “İnsan kadın doğmaz, kadın olur.” sözüyle hafızalara kazınan Simone de Beauvoir’ın üç ciltlik kült kitabı herkesin raflarında bulundurması gereken bir eserdir. Kadının objeleştirilmesi, özerkliğinden feragat ettirilmesi ve özellikle ötekileştirilmesini anlatan Beauvoir, kendinden geriye araştırmaları ve fikirleriyle ufuk genişletici bir hazine bırakmıştır.

                                                                                                                            Hazal Güngör


11 Mart 2016 Cuma

AŞK TANIMLANABİLİR Mİ?

 Anna Karenina, kocasına bir başkasına aşık olduğunu itiraf ederken toplumun tüm tepkilerini göze almıştı. Ne de olsa aşıktı. Zaten Tolstoy'un  kitapta verdiği ana mesajlardan bir tanesi de ilahi bir güç dışında kimsenin kimseyi yargılayamayacağıydı. Bu fikirden yola çıkarsak aşkın nüfuz ettiği tüm belirsiz alanlarda değer yargılarımızı hiç masaya sürmemek üzere ceketimizin iç cebinde tutmalıyız.
            Özellikle canım ülkemdeki bazı berrak olmayan zihinlerde aşk, biri kız biri erkek olmak üzere iki Türk, Müslüman ve hatta mümkünse Hanefi arasında yeşeren bir olgu olarak mevcut. Nişanlı çiftler el ele tutuşamaz fetvasını verip, tecavüze uğrayan kızı saat 3'te sokakta olmasıyla suçlarken, aşktan yana çok da umutlu olamıyor insan ama akıl tutulması yaşayan bünyelere bile anlatacağım sonuna kadar. Gerçi Nabokov bile yanlış anlaşılmıştı Lolita romanında. 
            Aşk bir dine, renge, cinsiyete sahip değil ki onu formülleştirmeye çalışalım. Aşkı en iyi anlatanlardan Oscar Wilde sanmayın ki bu yoğun duyguyu modern dünyanın sunduğu kalıplarda yaşadı. Ona bu güçlü hisleri erkekler yaşattı. Çok defa halk ve medya tarafından linç edildi fakat şu an Paris'te Pere Lachaise'daki mezarı ruj izleriyle dolu ve Oscar Wilde'ın anlattığı aşk eşcinsellerin birleştirici gücü olmaya devam ediyor. 
            Siyahiler, Uzak Doğulular, Yahudiler, eşcinseller, biseksüeller... Hepsi aşkın önünde aynılaşmıyor mu? Kendi kafamızda düşmanlar yaratıp yel değirmenlerine saldırmak gerçekten çok kolay ama gereksiz tabuları yıkıp sınır tanımayan tek şeyin, aşkın bizi birleştirmesine izin vereceğiz.

                                                                                                                                     

                                                                                                          Bilge Kaan Kılınç

INTERVIEW QUESTIONS FOR PROFESSOR ALAN PAGE FISKE

INTERVIEW QUESTIONS FOR PROFESSOR ALAN PAGE FISKE
First of all, thank you for accepting our interview request. We would like to ask you some questions about your research interests and your talk ‘Creating Communal versus Authority Relationships’ at Bilgi University, Istanbul on October 20th.
Let’s start with questions about your book ‘Structures of Social Life’.
1) You are well known with your Relational Model Theory which basically offers 4 types of elementary relationship styles based on communality (Communal Sharing), ranking (Authority Ranking), equality (Equality Matching) and proportionality (Market Pricing). Could you please briefly tell us how this theory emerged? What is the core idea behind this theory? And how does it relate to our daily lives and interactions?
The theory emerged from an integration of the developmental psychology of morality formulated by Jean Piaget, the ideology of political legitimation formulated by Max Weber, and the history of Christian theodicy formulated by Paul Ricoeur. The core idea is that these four elementary relational models organize most social coordination in all domains in all cultures.  The theory is a theory of how we generate, understand, and evaluate our daily interaction!
2-) At your talk, you mentioned  four elementary relational models and mainly set sight on one of those models, which was communal sharing. For example, in the Kibbutz, it is known that child rearing is communal and collective education is a part of it. Children at the same age staying  at the dormitories and get parenting needs from nursing mothers however they are only able to see their biologic mothers for  1-2 hours. According to communal sharing model, how do this tribe’s children comprehend whom they can trust without feeling of mother skin?
Children learn whom to trust not just by skin contact, but by who washes them and combs their hair, who changes their diapers, who feeds them, whom they eat with, whom they dance and drill with. And of course the intent and actual outcome of communal child rearing in the kibbutzim was to bond the children to their fellow kibutzniks—not to their individual parents.  One unexpected consequence was that they treated everyone they were raised with as siblings—and had no interest in romantic relationships with them.
I’m sorry; I don’t understand the question, and don’t understand what the study found.[I1] 
4-) There seems to be a consensus about  differences between Eastern and Western societies. And historically speaking, it can be said that Western societies gained economic power and advanced in science whereas Easters societies lost their pioneering status both economically and culturally. However, it is interesting that, even today, Eastern cities like Dubai try to outcompete the whole world by building huge architectural structures surrounded by gold. What can we say about this power and prestige seeking behaviors in terms of the Authority Ranking relational model?
To proclaim and assert rank, people use physical dimensions and magnitudes.  So if the people or government or corporations of Dubai aim to raise their status in the world, like people throughout history, it is natural they would try to build the highest building, and to make it as bright as possible.  In the mind of the perceiver, physical height and luminous brilliance are iconic of ‘high’ status.
5-) You propose that there can be differences from culture to culture and people to people in terms of given weights to each relational type. You spent some time in Istanbul and you probably had the chance to observe the Turkish culture. Based on your observations, could you make a comment about which relational model could be more dominant in the Turkish culture?
I was only in Istanbul for ten days, but it was clear that authority ranking is much more important there than it is in Norway where I’m living this year.  And equality matching seems much less important in Istanbul compared to Norway, where it is very, very highly valued and widely implemented. But this could change, and it certainly differs in different domains of social life within each culture. 
6-) In  your Virtuous Violence Theory, you claim that violence can be morally motivated and justified as righteous and you give honor killings as an example. Do you think that justified violence could be prevented, and if yes, how?
Our theory is not about how people justify violence after the fact.  It’s about what motivates violence in the first place.  People rarely do violence unless they genuinely feel that it is right, that they must do it.  If we can change people’s moral emotions so that they feel that violence is wrong, they don’t do it.  So we must change people’s morality.
 7-) You worked as the director and counselor of Peace Crops in Bangladesh and Upper Volta and  also as a consultant  at USAID for Central African Republic, could you please share your experiences with us?
I had the wonderful opportunity to work on tuberculosis control in Malawi, to direct the Peace Corps development programs in Burkina Faso (then Upper Volta), and to help design a public health program in the Central African Empire (as it was then).  I also had the amazing, exciting, intriguing experience of doing two years of participant observation fieldwork in a tiny village in Burkina Faso.  But the most extraordinary experience was helping to eradicate smallpox from the Congo and Bangladesh.  It’s the only disease that’s ever been eradicated—it’s gone forever. 

                                                     THANK YOU !
           Tuba Güler
                                                                       

PSİKO MEDYA ŞUBAT 2016 SAYISI



18 Şubat 2016 Perşembe

ANKARA

Ankara’da bugün gerçekleşen terör saldırısında hayatlarını kaybeden insanlarımız için derin üzüntü içerisindeyiz. Bu yaşadığımız hain terör saldırısını ve şiddet içeren her türlü eylemi kınıyoruz. Patlamada yaşamlarını kaybedenlere rahmet, yakınlarına sabır ve başsağlığı ve tüm yaralılara acil şifalar diliyoruz.
                                                                                                                                                        Psikomedya Ekibi

7 Aralık 2015 Pazartesi

Yrd. Doç. Dr. Berna Akçınar ile Söyleşi



  Akademik kariyeriniz hakkında bilgi verir misiniz?

 Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Okul Öncesi Öğretmenliği  ve Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık çift ana dal programı mezunuyum. Ardından bu bilgileri psikoloji temeliyle desteklemek için, Koç Üniversitesi’nde gelişim psikolojisi üzerine yüksek lisans yaptım. Bir süre uluslararası bir anaokulunda çalıştıktan sonra akademik kariyerime devam etme kararı aldım ve Koç Üniversitesi’nde yine gelişim psikolojisi üzerine doktora yaptım. Ebeveyn-çocuk ilişkisi, ebeveynlik davranışlarını etkileyen faktörler, kadının ailedeki ve toplumdaki rolü ve çocuklardaki sosyal-duygusal gelişim çalışma alanlarımdan bazılarıdır.
  Neden gelişim psikolojisi?
 İnsanın geliştiğini ve değişime her zaman açık olduğunu düşündüğüm için. Gelişim psikolojisi aslında doğumdan ölüme kadar olan tüm yaşamı kapsıyor. Ama benim ilgi alanım olarak erken çocukluk dönemine odaklanmam ise, çocukları çok sevdiğim içindir. Küçük çocuklara bir şey verdiğiniz zaman hemen geri dönüş alabildiğimizi fark ettim; onlara faydalı olma ve geliştirme isteğim de beni bu yöne itti.
  Okulumuzda ilk yılınız, psikoloji alanında gerçekleştirmek istediğiniz ne gibi planlarınız var?
 Bence üniversite ortamı lise gibi sadece derslere devam etmek olmamalı, üniversiteyi üniversite yapan en önemli etken araştırmadır. Benim en çok dikkat ettiğim konulardan biri de araştırma yapabilmek ve araştırmalarımda öğrencilerimle beraber bir şeyler üretebilmek. Öğrencilerimden gelen fikirleri de değerlendirip beraber yeni araştırma konuları geliştirmektir. Buradaki esas amacım derslerdeki öğretilerim yanı sıra araştırma yapmak ve öğrencilerle bir şeyler üretmek diyebiliriz.
  Bu sene öğrencilerden beklentileriniz nelerdir?
 Benim için önemli olan okulun onur yasasına da uygun olarak iyi ve ahlaklı insan olmaları. Öğrencilerime her derste bunu söylüyorum, bence psikoloji bilgisinden ya da herhangi bir ders bilgisinden daha önemli. Önce günlük hayatımızda ahlaklı ve etik iyi bir insan olmalıyız ki sonrasında da mesleğimizde de, psikolog olduğumuzda, bu davranış biçimlerini yansıtabilelim. Bunun dışında kendi alanlarında ve kariyerlerinde ne yapmak istiyorlarsa, kendilerini geliştirmeleri ve bu gelişimleri için sadece derslerle yetinmemeleri beklentilerim arasında.

                                                                                                                  Burak Şahin

18 Kasım 2015 Çarşamba

Mevsim Değişikliğinin Psikolojik Etkisi


  Mevsim değişikliği insanların psikolojisi üzerinde önemli bir etkendir çünkü güneş ışınları ve havanın aydınlığı insanlara iyi gelir ve onları enerjik hissettirir. Örneğin yazın cıvıl cıvıl , her yeri gezmek isterken, kışın evden dışarı çıkmak istememizin sebebi mevsim değişikliği değil midir?      Uzmanların belirttiğine göre, bahar mevsimi ile havadaki elektrik yükü artıyor, pozitif ve negatif yüklü iyonların artması insan biyoritminde olumlu ve olumsuz etkiler oluşturuyor. Pozitif iyonlar insanı daha zinde hissettirirken, negatif iyonların artması insanın kendini daha halsiz hissetmesine ve yorgunluk belirtilerinin ortaya çıkmasında etkili oluyor. Bu yüzden de genelde intihar vakaları mevsimin kış olduğu zamanlarda ve güneş görmeyen, karanlık ülkelerde daha sık yaşanıyor. Örneğin İskandinav ülkeleri dünyanın en sık intihar vakalarının yaşandığı ülkedir. Çünkü kışın hava sürekli karanlık oluyor ve buradaki insanlar da bu karanlık havadan etkilenip iyice karamsarlığa düşüyor. Sonuç ise sayısız intihar girişimi ve ölüm... Günlük hayattan örnek verecek olursak, yazın kendimize daha iyi bakarız, kendimizle ilgileniriz. Yaz, insanı mutlu hissettirir, kişinin kendine özen göstermesini sağlar, kişiyi faaliyetlere teşvik eder. Hatta hepinize birileri ‘’bu güzel havada böyle durulur mu, hadi kalk gezelim’’ demiştir. Kışın ise genelde kimse evinden çıkmaz. Bu yüzden de kışın ve sonbaharda depresyon vakaları da artar.
                                                                                                                     Şeyda SARI


 Kaynakça: Mevsim değişikliğinin insan ruh sağlığı üzerindeki etkileri başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Psk.FüsunBUDAK'a aittir ve makale, yazarı tarafından TavsiyeEdiyorum.com kütüphanesinde 



(http://www.tavsiyeediyorum.com) yayınlanmıştır.

Seyirci Etkisi


Kalabalık bir ortamda yardım isteyen kişi görmezden gelinebilir. Sorumluluk karmaşası olarak da tanımlanabilen bu etkiye göre, yardıma ihtiyaç duyan bir kişiye yardım etme yada  bir toplantıda ortaya atılan bir işi sahiplenme olasılığı, ortam kalabalıklaştıkça azalıyor. Araştırmacılar bunu, insanların kendini daha az sorumlu hissetmesine bağlıyorlar. Bu da bize, özellikle bir gruba iş aktarırken çok açık ve net olmamız gerektiğini gösteriyor.
Psikologlar Bibb Lataneve John Darley tarafından ortaya atılan bu etki, bir deneyle kanıtlandı.  Yakınlarında, nefes borusunun tıkanması sebebiyle boğulma tehlikesi geçiren öğrenciler izlendi.  Etrafta yardımcı olabilecek başka kimsenin bulunmadığını düşünen öğrencilerin yüzde 85’i yardıma koşarken, bu işi başkalarının üstlenebileceğini düşünen öğrencilerin yüzde 65’i  nefesi tıkanan öğrenciye yardımcı olmaya çalıştı. Hatta, kendisinden başka 4 kişinin daha bulunduğunu gören öğrencilerin sadece yüzde 31’i yardım elini uzattı.
                                                                                                                              Alara ADIŞEN


Film Önerisi


   Harry'nin bipolar bozukluğu vardır. Hayatı uçlarda yaşar. Bazen kendini çok enerjik hissederken bazen de oldukça kötü hisseder. Kendini iyi hissettiği haline Edward adını verir. Harry 9 yaşındayken annesi intihar etmiştir ve bu durumdan dolayı babasını suçlar. Harry hastanede tedavi görürken doktoru ilacın yan etkilerinden dolayı tedaviyi yarıda keser. Doktor Harry'nin hemşiresine Harry'ye vermek üzere Harry'nin ilaç sandığı şekerlerden verir. Harry bir süre o şekerleri ilaç sanarak kullanır. Harry gitgide kendini Edward olarak tanımladığı kişiye dönüşür. İnsanlara zarar vermeye başlar ve Harry'yi artık öldürdüğünü düşünür. Saldırgan olmaya başlar, bir kaç insanı öldürür. Sonra kullandığı şekerlerin ilaç olmadığını öğrenir. Doktorundan intikam almak için onu evine çağırır ona zorla LSD verir. Doktorunun ölümüne ve babasının intihar etmesine sebep olur. Harry hapse girer daha sonra akıl hastanesine yatırılır. İyileştirilemeyen bir vaka olarak kalır.
   Bipolar bozukluk; iki uçlu duygudurumbozukluğu,manik depresyon, manik depresif bozukluk ve manik atak olarak da adlandırılır. Kişi hayatı uçlarda yaşar. Manik döneminde taşkınlık içerisindedir. Filmde  görüyoruz ki hasta bazen çok iyi  bazen de çok kötü durumdadır. Hastanın iki ruh hali de çok iyi bir şekilde gözler önüne serilmistir. Bu hastalığa sahip insanları daha iyi anlamamız açısından filmi izlemenizi tavsiye ederim.
                                                                                               

                                                                                                                 Gülcan KÖSE

Uluslararası Kadına Yönelik Şiddete Hayır Günü

 Şiddet dünyadaki en büyük temel sorunlardan birisidir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) şiddeti; ‘’ Fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda, yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara neden olması ya da neden olma olasılığı bulunması “ durumu olarak tanımlamaktadır. Dünya Sağlık Örgütünün 2002 yılında yayınladığı raporda, şiddetin en fazla aile ortamında ve kadına yönelik olduğunu bildirmiştir. Kısaca, eğitimin ailede başladığını açık olarak belirtmektedir. Kız veya erkek çocuklarının cinsiyet ayrımı yapılmadan ,birbirine saygı duyan, önce vicdan muhakemesi yapıp sonra davranan birer birey olmasını sağlamak aile içi eğitim ile ilgilidir. Ne yazık ki kadına yönelik olan şiddet dünyanın her yerinde kadınların karşılaştığı bir durum olup tüm insanların bildiği gibi bir suç olmakla beraber insanhakları ihlalidir.
Gittikçe artan bu durumun kadınlar üzerindeki birçok etkisi görülmektedir. Depresyon ,sevgisizlik, kendine özgüveni olmayan , alkol kullanan, bilinç kaybı, intihar etme eğilimleri, başka insanlara karşı güvensizlik gibi hem fiziksel hem de psikolojik açıdan birçok sorunla karşı karşıya kalındığı görülmektedir. Şiddet mağduru birçok kadın hayattan uzaklaşıp, kendi yaşamını geri plana atarak, hayata uyum sağlama sorunu ile karşı karşıya kalması söz konusudur. Şiddet gören kadınların çoğunun sessiz kaldığını veya zor kullanılarak ses çıkarmalarına engel oldukları görülmektedir. Böyle olası bir durumun yapılmasına veya yapılmasına izin verilmesine kimsenin hakkı yoktur. Yapanların ağır bir şekilde yargılanmadığı sürece bu durumun giderek artacağı ve engellenemeyecek hale gelmesi aşikardır. Unutmayalım ki şiddet hiçbir zaman çözüm değildir. Bu konuda bilinçli bir toplum haline gelerek , dahaadil ve böyle üzücü bir konunun gündemde olmayacağı bir dünya dilerim.

Kaynakça : C.Ü. Tıp Fakültesi Dergisi 27 (2):51-56, 2005


                                                                                                Merve Nur AKIL

KİTAPLAR


 1) TUTKUNUN YIRTICI HALİ: BETTY BLUE
 Birisini öldürecek kadar sevdiniz mi? Gözlerinizin fal taşı olduğunu görür gibiyim çünkü size dayatılan hayallerin farkındayım: Mutlu bir evlilik, Paris'te bir balayı, araba, ev ve materyalleştirilmiş birçok yapma rüya. Eğer bu yapay gerçekliklere fazla bağlıysanız çok sarsılacağınızı söyleyebilirim. Romanımız "yeraltı edebiyatı" deyişiyle aşağıya tırmanan iki yurtsuzu anlatıyor. Betty Blue kendini hayattan sakınmayan, öfkesini dizginlemeyen, tutkuyla delilik arasındaki ince çizgide dolaşan bir kadındır. Tutkusu onu kayıtsız seven, adını kitap boyunca asla öğrenemeyeceğimiz adamadır. Adam ise anlam arayışlarından vazgeçmiş, minimal mutlulukları olan bir kaybedendir. Sizin anlayacağınız bu aşkta Tac Mahal yok. İnsanların mutluluğunu muhafaza etmek için özgürlüğünden çokça ödün verdiği şu zamanlarda onlar hırçın, onlar mutsuz, onlar sefil, onlar ÖZGÜRDÜR. Günü kurtarmak amacıyla günü kurtaramama hikayesidir bu. Sevdiği kadının tüm çılgınlıklarını sahiplenen adamın hikayesidir.

 Kitapta der ki adam: "Yürürken kıyıya vurmuş büyük bir balıkla karşılaştım. Yer yer parçalanmış bir iskeletten ibaretti, ama o haliyle bile bir zamanlar ne kadar muhteşem bir balık olduğu anlaşılıyordu. sedefli karnında hakiki bir gümüş bir parıltısı vardı, tıpkı hareket eden bir pırlanta gibi ışık saçıyordu. Ne var ki bütün bunlar artık geçmişte kalmıştı ve 'güzellik' büyük bir darbe yemişti. Ayın altında parlayan birkaç pul kalmıştı, umutsuz bir iki pırıltı. Bu hale gelmek, yıldızlar kadar güzelken bir köşede çürüyüp gitmek, bu başına gelebilecek en kötü şey değil miydi, güneşe son bir fiske vurup karanlıklara dalıp gitmeyi tercih etmez miydin? Ben, senin yerinde olsam tereddüt bile etmezdim. Yalnızlığımı fırsat bilerek bu balığı gömdüm. Ellerimle bir çukur açtım. Kendimi biraz gülünç hissediyordum ama bunu yapmasaydım kendimi bok gibi hissedecektim."
Şimdi tekrar soruyorum. Birisini öldürecek kadar sevdiniz mi? Yuvanızı unutacak kadar gezgin olabildiniz mi? PhilippeDjian bu kitapta sizi bolca sorguluyor, önünüze farkındalık koyuyor. Grinin Elli Tonu samimiyetsizliğinden uzak, hakiki edebiyat okumak isteyenlere...


                                                                                                           Bilge Kaan KILINÇ



  2) KÖPEK GİBİ BÜYÜTÜLMÜŞ ÇOCUK


 10 çarpıcı, talihsiz ve bir o kadar şanslı çocukluğu bir araya getiren Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk, çocuk psikiyatristi Bruce D. Perry'nin bilgi ve duygu yoğunluklu gerçek 10 hastasını bizlere anlattığı kitabı. 



 Kitaba adını veren köpek gibi büyütülmüş çocuk Justin, bana göre kitaptaki en sarsıcı hikaye. Bebeklik ve erken çocukluğun adeta bir tarla gibi ve ne ekersen onu biçersin kavramını doğrulayan bir süreç olduğunun tartışmasız en güçlü ispatı. Yazar, Justin ve diğer 9 hastasının hikayesini anlatarak, kayıp, sevgi ve iyileşme konusunda gerçekten çok şey öğretip, sevginin, çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimlerinde ne kadar önemli rol oynadığını göstermek istemiş. Kitabı okurken 10 çocuğun hikayesini de kendi çocukluğum gibi benimsedim. Bu çocuklar beni kimi zaman hayrete düşürdü ve bu kadarı nasıl yapılır küçücük bir çocuğa diye insanlığı sorgulattı. Yazarın dediği gibi maalesef " Her insan insani değildir. Kişiler insani olmayı öğrenmelidir." Kitap kimi zaman da merhamet ve şefkati doruklarda hissettirdi. Mesela 5 yaşından itibaren 2 yıl boyunca bakıcısının oğlu tarafından cinsel tacize uğrayan 1. Hikayenin kahramanı Tina'nın beyni, normal olarak etrafındaki her erkeği cinsel tehlike olarak algılayıp ona göre davranıyor. Neden? O çocukların normal algıları, onların daha küçücük yaşlarda ihtiyaçları olan sevgi ve ilgi yerine yaşadıkları çarpıcı ve dehşete düşüren travmaların kalıntıları olduğu için. Tina'nın beyni de en verimli öğrenme çağında o gerçekleri kabul etti ve erken yaşlarda beyne yerleşen bilgileri değiştirmek belki de dünyanın en zor şeyi. Psikiyatri Profesörü yazar Bruce D. Perry'e bu azim ve inancı için her sayfada hayranlık duydum.

 Duygusal katkıları ve etkilerinden ayrı olarak bu kitap aylar süren bir çocuk ruh sağlığı eğitimi kadar çok şey öğretiyor insana, en basit örneğiyle beynin karmaşık yapısı hakkında açıklayıcı tanımlamalarıyla. Yalnızca çocuklarla veya psikolojiyle ilgili olanlara değil herkese tahmininden kat kat fazla şey katacağına eminim. Psikoloji eğitimi alan herkesin kesinlikle okuması gereken, vakaları bilgilerle destekleyerek ve bütünleyerek aktaran oldukça yoğun ve eğitici bir kitap. Kitapta beni en çok etkileyen, iz bırakan çocuk Rusya’da bir yetimhanede 6 yaşına kadar kendi gibi yetim çocuklarla büyüyen, ilgisizlikten ve sevgisizlikten diğer bebeklerle kendilerine ait bir dil oluşturan Peter. Bu yüzdenonu evlat edinen aile başta onun konuştuklarından hiçbir şey anlamıyordu. Terapiyle ilgili şu kısmı paylaşmak istiyorum; "...gerçek iyileşme ve toparlanma(dünyadaki en iyi ilaç tedavisini ve en iyiterapiyi de görseniz) kalıcı, sevgi dolu ilişkiler olmadan mümkün olmaz. Aslında işin özünde terapistin akıllı lafları ve kullandığı metotlar değil, onunla kurduğunuz ilişki, terapinin işe yaramasını sağlar. Tedavimiz sonrası iyileşen tüm çocuklar, onları destekleyen güçlü sosyal ağları sayesinde bu kadar ilerleme kaydedebilmişlerdir." Uzun lafın kısası, kitapta altı çizilecek çok satır var ama hepimizin altını çizmesi gereken çocukların gelişiminde en önemli rolü üstlenen "sevgi" kavramıdır.

  Nazlı HATİPOĞLU